Kayseri’den İstanbul’a Uzanan İç Sesim
Bazen insan, kendi hayatının içinden çıkıp başka bir şehrin kalbine girmek ister. Benim için bu şehir İstanbul’du. Kayseri’de büyümüş, dar sokaklarına alışmış, akşamları rüzgârın bile tanıdık geldiği bir yerde yaşayan biri olarak İstanbul hep biraz fazla kalabalık, biraz fazla gürültülüydü. Ama içimde bir yer vardı ki, o kalabalığın içinde bir şey bulacağıma inanıyordu.
O sabah trene binerken içimde garip bir sıkışma vardı. Heyecanla hayal kırıklığı aynı yerde duruyordu. Sanki İstanbul beni ya çok sevecek ya da tamamen yabancılaştıracaktı. Yanımda taşıdığım küçük defterime şunu yazmıştım: “Bugün bir yer göreceğim, belki de kendimi.”
Kapalı Çarşı’ya gitme fikri ise tesadüf değildi. Tarih kitaplarında defalarca okuduğum o isim aklımdaydı: İstanbul Kapalı Çarşıyı kim yaptırdı? Bu soru sadece bir bilgi arayışı değil, aynı zamanda geçmişe açılan bir kapıydı benim için.
İstanbul’a İlk Adım: Gürültünün İçinde Sessizlik Aramak
İstanbul’a indiğimde ilk hissettiğim şey yorgunluk oldu. Ama bu yorgunluk fiziksel değil, zihinseldi. Her şey çok hızlıydı; insanlar, araçlar, sesler… Kayseri’deki dinginliğe alışmış biri için bu bir tür çarpışma gibiydi.
Yürürken sürekli kendime “Ben burada ne yapıyorum?” diye sordum. Ama cevap gelmedi. Sadece kalabalığın içinden yükselen bir şehir sesi vardı.
Sonra Kapalı Çarşı tabelasını gördüm. O an içimde bir şey değişti. Sanki bütün o karmaşa bir anda anlam kazanmaya başladı.
Kapalı Çarşı’nın Eşiğinde: Zamanın İçine Girerken
Kapalı Çarşı’nın girişine vardığımda ilk hissettiğim şey zamanın değiştiğiydi. Dışarıda 2026 vardı, içeride ise sanki yüzlerce yıl geriye gitmiştim. Taş duvarlar, dar koridorlar ve ışığın loşluğu… Her şey geçmişten kopup gelmiş gibiydi.
O an aklıma tekrar o soru geldi: İstanbul Kapalı Çarşıyı kim yaptırdı?
Cevap zihnimde yavaşça belirdi: Fatih Sultan Mehmed.
Henüz genç yaşta bir şehri fetheden, sonra o şehri bir imparatorluğun kalbine dönüştürmek isteyen bir hükümdar… Onun kurduğu bu yapı, sadece bir çarşı değil, bir ekonomik kalp gibiydi. 1455 yılında temelleri atılmıştı. Sonra yüzyıllar boyunca büyümüş, genişlemiş, bugünkü haline ulaşmıştı.
Bunu düşünmek bile içimi titretti. Bir insanın hayali, yüzyıllar sonra benim gibi birinin kalbini böyle etkileyebiliyordu.
Fatih Sultan Mehmed’in Gölgesinde Yürümek
Çarşının içine girdikçe sadece dükkânlar görmüyordum. Sanki her taşın arasında bir hikâye vardı. Fatih Sultan Mehmed’in kurduğu bu düzen, sadece ticaret değil, bir yaşam biçimiydi.
Bir dükkânın önünde durdum. Eski bir halı satıcısı bana gülümsedi. Ama ben onun yüzüne değil, arkasındaki duvara baktım. Duvar sanki yüzyılların sesini taşıyordu.
İçimde bir hayal kırıklığı vardı. Çünkü ben bu kadar büyük bir tarihin yanında kendi hayatımı çok küçük hissediyordum. Ama aynı zamanda tuhaf bir umut da vardı. Demek ki küçük hayatlar bile büyük hikâyelerin içinde yer bulabiliyordu.
Kalabalığın İçinde Kendimi Aramak
Kapalı Çarşı’nın içi bir labirent gibiydi. Her dönüş başka bir ses, başka bir koku, başka bir yüz demekti. Baharat kokuları, altın parıltıları, insan sesleri birbirine karışıyordu.
Bir köşede durup defterimi açtım. Yazmak istedim ama kelimeler gelmedi. Çünkü hissettiğim şey tek bir duygu değildi. Hem heyecanlıydım hem kırgın, hem umutluydum hem de yalnız.
Kendi kendime şunu söyledim: “Belki de İstanbul böyle bir şey. Aynı anda hem kaybolmak hem de bulunmak.”
Ve tekrar düşündüm: İstanbul Kapalı Çarşıyı kim yaptırdı?
Fatih Sultan Mehmed’in adı zihnimde bir kez daha yankılandı. Ama bu kez sadece tarihsel bir figür gibi değil, sanki benim iç dünyama dokunan bir karakter gibi.
Bir Yaşlı Saatçinin Hikâyesi
Çarşının dar bir sokağında eski bir saatçi dükkânı gördüm. İçeri girdim. Raflarda duran saatler sanki zamanı tutmaya çalışıyordu ama hiçbiri tam olarak başarılı olamıyordu.
Yaşlı bir adam vardı içeride. Bana bakıp gülümsedi.
“İlk kez mi geliyorsun?” diye sordu.
Başımı salladım.
“Burası insanı şaşırtır,” dedi. “Bazen geçmişi, bazen kendini görürsün.”
O an içimde bir şey kırıldı. Hayatım boyunca hep bir yerlere yetişmeye çalışmıştım. Ama burada, Kapalı Çarşı’da, zamanın kendisi bile bana dur diyordu.
Adam bana eski bir cep saati gösterdi. “Bu saat Fatih döneminden kalma değil ama onun kurduğu düzenin devamı sayılır,” dedi.
O an tekrar düşündüm: İstanbul Kapalı Çarşıyı kim yaptırdı?
Ve cevap sadece bir isim olmaktan çıktı. Bir düşünceye dönüştü. Bir irade, bir şehir kurma arzusu.
Tarihin İçinde Kaybolan Bir Gençlik
Dışarı çıktığımda hava kararmaya başlamıştı. Ama içimdeki karanlık farklıydı. Daha derin, daha sessiz bir karanlık.
Kapalı Çarşı’nın kapısından uzaklaşırken içimde garip bir boşluk vardı. Sanki orada bıraktığım şey sadece zaman değil, kendimin bir parçasıydı.
Kayseri’ye dönmeyi düşündüm. Oradaki düzeni, sessizliği, tanıdık yüzleri… Ama artık aynı kişi olmayacağımı biliyordum.
Çünkü Kapalı Çarşı bana şunu göstermişti: Bir şehir, bir insanın hayalinden doğabilir. Ve o hayal yüzyıllar sonra bile bir başkasının kalbini değiştirebilir.
Fatih Sultan Mehmed’in Bıraktığı İz
Tarihi düşündüğümde artık sadece kitap sayfaları görmüyorum. Bir insanın iradesi, bir şehri nasıl dönüştürebilir, bunu hissediyorum.
Fatih Sultan Mehmed sadece bir fetih yapmadı. Aynı zamanda bir düzen kurdu. İstanbul Kapalı Çarşıyı kim yaptırdı sorusunun cevabı bu yüzden sadece “o yaptı” değil. “O başlattı” demek daha doğru geliyor bana.
Çünkü bugün orada yürüyen her insan, aslında o başlangıcın devamı.
İçimde Kalan Sessiz Soru
Trene binerken defterimi tekrar açtım. Bu kez kelimeler akıyordu.
Ama en sonunda sadece tek bir cümle yazdım:
“Bazen bir şehirde kaybolmak, kendini bulmanın en dürüst yolu oluyor.”
İstanbul arkamda kalırken Kapalı Çarşı’nın içindeki sesler hâlâ kulaklarımdaydı. Ve o seslerin arasında en çok yankılanan şey yine aynı soruydu:
İstanbul Kapalı Çarşıyı kim yaptırdı?
Ama artık bu soru bir bilgi değil, bir his olmuştu.
Ve ben o hissi Kayseri’ye geri götürüyordum.
Önerdiğimiz İçerik: Ürdün kadınları kapalı mı ?